Aksaray Haber - Aksaray Haberleri -
$ DOLAR → Alış: 8,28 / Satış: 8,31
€ EURO → Alış: 10,07 / Satış: 10,11

Aksaray ve Ashâb-ı Kehf-5

Ahmet KUŞSAN
Ahmet KUŞSAN - vet.med.kussan@gmail.com
  • 26 Şubat 2021 - 03:12

“Obruk – Ihlara – Baydı Hatun Türbesi”

“Aksaray ve Ashâb-ı Kehf” yolculuğunda seriyi en baştan beri takip eden okuyucularıma teşekkür etmeyi kendime bir borç bilirim. Bu yazım, serinin son bölümü değil ama sona yaklaştık.

Şimdi kaldığımız yerden devam edelim.

Daha önce de söylediğimiz gibi araştırmacılar arasında Herevî’nin 1215’te ziyaret ettiği Obruk’un, Konya-Kızören Obruğu ve Obruk Hanı olduğunu düşünenler olduğu gibi Afşin olduğunu düşünenler de vardır. Ancak benim kanaatimce Obruk, Ihlara’dır.

Herevî Obruk’a, İznik’ten güneydoğuya doğru; Emirdağ, Konya, Kayseri, Obruk olacak şekilde gelmiş ve Elbistan, Malatya şeklinde devam etmiştir.

Ancak Prof. Dr. Oya Pancaroğlu, bu durumu anlamsız bulmuş, bu sebeple Obruk’un nüshada yanlışlıkla Kayseri’den sonra yazıldığını, gerçekte ise önce yazılmış olabileceğini düşünmüştür. Çünkü Oya hocaya göre Obruk’taki mağara, Ashâb-ı Kehf Mağarası olarak Anadolu’da bilinen ilk mağaradır. Yani nasıl ki Tarsus’tan önce Afşin’deki mağara Ashâb-ı Kehf Mağarası olarak ziyaret edilmekteyse, Afşin’den önce de Obruk’taki mağara Ashâb-ı Kehf Mağarası olarak ziyaret edilmektedir. Ve yine Oya hocaya göre bu mağara Niğde’nin batı cihetindedir.

Ancak bu ilk mağaranın olduğu yer olan Obruk, Kayseri’den sonra yazıldığında, Niğde’nin doğu cihetine konumlandırılmış olmaktadır. İşte bu yüzden de Oya hoca, nüshada istinsah hatası olduğunu düşünmekte ve Herevî’nin bahsettiği bu Obruk’un, Konya-Kızören Obruğu ve Obruk Hanı olabileceği ihtimalini vermektedir.

Ben Herevî’nin verdiği güzergâhın doğru olduğunu düşünüyorum. Yani eserde bir istinsah hatasının olmadığı kanaatindeyim. Ancak benim tahminim Herevî, Evliya Çelebi benzeri bir güzergâh izleyerek ilerlemiştir.

Evliya Çelebi, Kayseri’den sonra Bor, Altunhisar, Helvedere, Aksaray, Saratlı, Ürgüp, tekrar Kayseri, Elbistan, Afşin… vs. güzergahını kullanmıştır.

Yani Konya’dan Kayseri’ye geçen Herevî de benzer bir güzergâh kullanmış, Evliya Çelebi gibi Kayseri’den sonra tekrar batıya gelip sonra geri doğuya doğru yoluna devam etmiş olmalı.

Evet, Herevî’nin eserinde Kayseri’den sonra Obruk’un, Obruk’tan sonra da Elbistan’ın zikredilmesi, batıdan doğuya doğru bir güzergâh çizildiğinde Obruk’un Niğde’nin doğusuna konumlandırmasına sebep olmuştur.

Bu yüzden de Afşin merkezli araştırmacılar -metin içerisinde oluşan anlam karışıklığına aldırış etmeden- Obruk’un Afşin olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu, metne göre mümkün değildir.

Herevî, Obruk’u anlattıktan sonra Elbistan’ı anlatır. Doğru!

Ancak Herevî Elbistan’dan sonra, Elbistan’a yakın bir Ebsüs (Afşin) şehri olduğunu, bu şehrin harap olduğunu ve burasının Dakyanus’un şehri olduğunu söyler.

Yani eğer Herevî’nin Obruk olarak söylediği yer Afşin olsaydı, sonra ne diye Afşin’den Ebsüs olarak yeniden bahsedecekti ki?

Yani aslında durum çok açıktır. Obruk, Afşin değil; Afşin’den önce gidilen başka bir yerdir.

Ayrıca Obruk’un Afşin değil de Afşin’deki mağaranın kendisi olduğunu söylemek de anlamsızdır. Çünkü Herevî’nin anlattığı Obruk, mağaradan ziyade, içinden yürünen üstü açık bir yerleşim yeridir.

Obruk’un Afşin yahut Kızören Obruğu olduğu iddiaları ile alakalı anlam veremediğim noktalardan biri şudur:

Herevî Obruk’ta bahsettiği bu mağarayı, Ashâb-ı Kehf mağarası olarak bahsetmişse, neden bu Obruk’un Konya-Kızören Obruğu olduğunu düşünenler,  Kızören Obruğu civarında da bir Ashâb-ı Kehf mağarasından bahsetmemektedir?

Ya da Herevî Obruk’tan Ashâb-ı Kehf mağarası olarak bahsetmemişse, neden Afşin merkezli araştırmacılar Obruk’un Afşin olduğunu ispatlamaya çalışmaktadır?

Neyse biz devam edelim…

Obruk ne demektir?

Obruk denilince ilk akla, içinde su biriken çukur yer, doğal kuyu gelmektedir. Obruk’un Konya-Kızılören Obruğu ve Obruk Hanı olduğunu düşünenler, obruğun bu anlamını düşünmektedirler.

Ancak içerisine peynir, yağ tulukları konulan, yüksek dağlardaki mağaralara da obruk denildiği bilinmektedir ki Afşin merkezli araştırmacılar da obruğun bu anlamından yola çıkarak kastedilen yerin Afşin’deki mağara olduğunu söylerler.

Ancak dağlar ve tepeler arasındaki çöken yerlere, derin ve büyük çukurlara da obruk denildiği bilinmektedir ki kanaatimce Herevî’nin kastettiği budur.

Bu son tanımı aklımızda tutarak, İbrahim Hakkı Konyalı’nın ve Mehmet Göçer’in çalışmalarından alıntı yaparak, Herevî’nin Obruk’ta anlattıklarını aktarmak istiyorum. Bakalım sizin gözünüzde neresi canlanacak?

Şimdi hayal ederek okuyun…

Özellikle de koyu renkte yazdığım yerleri…

(Obruk) Rum (Anadolu) beldelerinden her taraftan gelenlerin ziyaret ettikleri bir yerdir. Bana gelen haberlere göre Ömer İbn-i Hattab’ın oğlu Ubeyde’nin meşhedi de burada imiş. Buradakilerin cesetleri çürümezmiş. Başları tıraş edilir, büyüyen tırnakları kesilirmiş. Bunun gerçeğini öğrenmek ve görmek için oraya gittim.

Bu (Obruk), bir dağın içindedir. Burç gibi olan kapısından girilir. Yer altından geniş bir yere varıncaya kadar yürünür. Burası yere batmış bir dağdır. Tepesinden gökyüzü görünür. Ortasında gölcük etrafında çiftçilerin evleri vardır.  Buradakiler Rumlardır. Tarlaları, ekinleri dışarıda, evleri içeridedir. Burada güzel bir kilise ve bir mescit vardır. Eğer ziyaretçi Müslüman ise mescide, Hristiyan ise kiliseye götürürler.

Mağaranın sofasına girilir. Burada öldürülmüş birçok kişiler vardır. Üzerlerinde kılıç, kargı ve süngü yaraları görülür. Bunların bazı azası ve tarafları yoktur. Üzerlerinde pamuk elbise vardır. Hiç değişmemişlerdir.

Yine burada yüksek bir kubbenin altındaki bir taht üzerinde on iki erkek, elleri ve ayakları kınalanmış bir çocuk da bulunuyor. Rumlar buradakilerin kendilerinden, Müslümanlar da kendilerinden, Ömer ibn-i Hattab’ın ashabından olduklarını söylerler. Burada sabrederek ölmüşlerdir.”

 

Koyu renkli yazılan yerlerin üzerinde düşünelim ve yorumlayalım:

  • (Obruk) Rum (Anadolu) beldelerinden her taraftan gelenlerin ziyaret ettikleri bir yerdir.

Obruk demek ki bir ziyaret mahallidir. Bu sebeple Rum beldelerinden her yerden orayı ziyarete gelenler vardır.

Ihlara Vadisi de ziyaret mahallidir. Kapadokya bölgesi, erken dönem Hristiyanlarının yaşadıkları ve saklandıkları yerler olması sebebiyle bugün dahi Hristiyanlarca ziyaret edilen önemli hac yerlerindendir. Ihlara da bu hac yerlerinden biridir.

  • Kale burcu gibi olan kapısından girilir.

Herevî Ihlara’ya nereden girmiştir bilemiyorum. Ancak Helvadere tarafından, Kitreli (İlemi)’den sonra Kara Say yahut Çat tarafından, Selime ya da Belirsırma tarafından vadi içinden gelmiş olabilir. Ancak nereden gelirse gelsin kayalıklar arasından geldiği aşikârdır. Söylemiş olduğum yollar, kanyon içerisindedir. Yani iki tarafında da yüksek kayalar vardır. Kale burcu gibi olan kapısından girilmesinden kasıt, zannederim kanyon içerisinden yerleşim yerine girilmiş olmasıdır. Yani vadi içinden, Kara Say ya da Çat girişlerinden yerleşim yerine girmiştir..

  • Obruk, dağın içindedir. Burası yere batmış bir dağ gibidir.

Eski Ihlara yerleşimi yani bugünkü Ihlara Meydanı, acaba bundan daha güzel nasıl tarif edilebilirdi? Ihlara hakikaten de Hasan dağının içinde, hem yere batmış bir çukur, hem de yüksek kayalıklarıyla bir dağ olarak görünmektedir. Gerçekten de Ihlara için yapılabilecek en güzel benzetme, oranın yere batmış bir dağ gibi olduğudur.

  • Yer altından, tepesinde gökyüzü görünerek, geniş bir yere doğru yürünür.

Vadi içinden Ihlara’ya yürüyenler ya da Kitreli’den sonra Çat tarafından yahut Kara Say tarafından Ihlara’ya yürüyenler, iki tarafı kayalıklarla çevrili bu dar yollarda, üsttekilere göre yer altından, tepelerinden gökyüzü görünerek, geniş bir alana yani bugünkü kasaba meydanına doğru yürürler.

  • Bu geniş yerin orda, gölcük etrafında çiftçilerin evleri vardır.

Bugünkü kasaba meydanında yani eski yerleşim yerinde şimdi bir gölcük yoktur. Ancak Kara Say’dan gelen dere ile Çat’tan gelen Melendiz çayı meydanda buluşup vadiye doğru birlikte akmaktadır. Yani burada vaktiyle bir gölcük olduğunu düşünmek hiç de zor değil.

Çok eskiden meydandaki yeni caminin arkasında, çamurama adı verilen yarı bataklık bahçeler varmış. Bu bahçelerin her yerinden su çıkar, toplanırmış. Çamurama yazları çamurlu, baharlarda daha suluymuş. İşte Herevî’nin gölcük olduğunu söylediği bu yer, meydanın hemen kenarındaki çamurama olmalıdır.

  • Bu çiftçilerin tarlaları dışarıda, evleri içeridedir.

Eski yerleşim yeri çukurda olan Ihlara’nın tarlaları yukarıdadır, yani dışarıdadır; evleri de zaten çukurda, yani içeridedir.

 

Ve en önemlisi burada;

  • Ubeyde bin Ömer bin Hattab (Hz. Ömer’in oğlu Ubeyde)’ın türbesi vardır.

Obruk’un Afşin yahut Kızören Obruğu olduğu iddiaları ile alakalı anlam veremediğim noktalardan ikincisi de budur:

Obruk olduğu iddia edilen bu yerlerde, bu isimli bir türbe var mıdır?

Evet, Ihlara’da da yok!

Ancak Ihlara’da Ubeyde (r. aleyh)’e ait olduğunu düşündüğüm bir türbe var;

Baydı Hatun Türbesi…

“Hatun” kelimesine aldırış etmeyin. Kültür envanterinde bugün böyle yazsa da Ihlaralıların hafızalarında ve hatıralarında kalan, türbede (tekkede) medfûn olanın bir dede olduğudur. Hatırlarım türbeye Baydı Hatun yazıldığında herkes çok şaşırmıştı. Türbenin baştaşı zaten erkeklere mahsus serpuşlu bir taştır.

Baydı Hatun Türbesi’yle, Fatih Devrinde Karaman Eyaleti Vakıfları Fihristi’nde karşılaşılmaktadır. Çat’taki göl ve sarnıç bu türbenin vakıflarındandır. Türbe’nin adının bu fihristte geçmesi, türbenin Osmanlı’dan önce Karamanoğulları’nda da olduğunu bize göstermektedir.

Türbe vakıflarının Karamanoğlu İbrahim Bey (ö.1464)’in beratı ile geçerli olduğu gösterildiği için türbenin 1464’ten önce mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Ancak türbe ile ilgili bundan daha eski bir bilgiye ulaşılamamaktadır.

Türbenin yapısı Karamanoğulları devrine tarihlendirilse de türbede medfûn olan kişi daha da eski bir zamanda yaşamış olabilir. Neticede kabir üstüne yapılmış olan türbe, Karamanoğulları döneminde ilk kez yapılmış olabileceği gibi, bu dönemde eski yapısı yenilenmiş de olabilir.

Bu zamana kadar tarihi kaynaklarda Baydı Hatun ismi ile karşılaşılmamıştır. Türbesi yapılacak kadar önemsenmiş olan bu kişi ile ilgili hiçbir bilginin olmaması, hayli ilginçtir. Yani kim olduğu hakkında hiçbir bilgi yoktur? Yerel halkın hatırasında kalan, daha öncede söylediğim gibi türbede medfûn olanın bir dede olduğudur. Ayrıca eskiden adaklar türbenin yanında kesilir, Hıdırellez şenlikleri de türbenin yanında yapılırmış. Yani türbede medfûn olan bu kişi, hayli önemsenirmiş.

Kısacası Baydı Hatun hakkında hiçbir bilginin olmaması, Karamanoğulları’nda yahut daha öncesinde birtakım karışıklıkların olduğunu bize göstermektedir.

Acaba UBEYDE (r. aleyh)’in ismi Karamanoğulları’nda yahut daha öncesinde yanlış mı okunmuştu da BAYDI denmişti?

Obruk’un Ihlara olduğu aşikârdır, bu durumda Baydı’nın da aslında Ubeyde (r. aleyh) olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu kadar verinin birbiri ile örtüşmesi tesadüf olabilir mi?

Görüldüğü üzere ortada ciddi bir karışıklık vardır ve zannederim ki bu karışıklığı çözmeye başladık.

  • Buradakiler Rumlardır. Burada güzel bir kilise ve bir mescit vardır.

Kilise, meydanın yakınında, Kislenin bayırı (Kilisenin bayırı) denilen yokuşun üstünde olmalıdır. Belki bugün mezarlık olan yerdedir, bilemiyorum. Ancak Kislenin bayırının yukarısında, vaktiyle bir kilise olduğu aşikârdır.

1215’te ahalisinin çoğunluğu Rumlardan oluşan bu yerleşim yerindeki mescit, zannederim Ubeyde bin Ömer bin Hattab’ın türbesi olarak gösterilen yerdedir. Yani bugün Tekkenin bayırı olarak bilinen yokuşun üstünde, Tekke olarak yani Baydı Hatun Türbesi olarak gösterilen yer, aynı zamanda mescit olmalıdır. Türbenin yerel halk ağzında tekke olarak bilinmesi, buranın vaktiyle bir mescit olarak da kullanıldığını bize göstermektedir.

Kısacası Herevî’nin ziyaret ettiği Obruk’un Ihlara olduğu anlaşılmıştır. Bu durumda, Anadolu’da Ashâb-ı Kehf Mağarası olarak bilinen ilk mağaranın da Ihlara’da olduğunu söyleyebiliriz.

Ihlara’daki türbede medfûn olan ve Hz. Ömer’in oğlu olduğu söylenen Ubeyde (r. aleyh), gerçekten de Hz. Ömer’in oğlu mudur, yoksa onunla karıştırılmış başka bir sahabe midir?

Ubeyde (r. aleyh)’ten ve mağaranın fiziki özelliklerinden bahsedeceğim bir sonraki yazımda görüşmek üzere…

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. Avatar İbrahim DİNÇ dedi ki:

    Merhaba Ahmet bey tesbitleriniz ve gayretiniz için teşekkürler. Ahmet bey evet isabetli bir karar olmuş fakat Baydı hatun turbesi ismi yanlıştır yerel halk tarafından ebe ve dede olarak bilinen türbe ismi ve kaynağı bey bilinmediğinden dolayı Selçuklu arşifinden tesadüfen çekilmiş bir isimdir malesef. Çarşı meydanındaki eski Caminin bir kiliseden döndürüldügü aşikardır. Kislenin bayırdaki mezarlıkta eskiden bizim mescid ebadında bir ufak kilise yani şapel olduğu bilinmektedir .
    İlgi ve gayretiniz için teşekkürler saygılar

    1. Ahmet KUŞSAN Ahmet KUŞSAN dedi ki:

      İbrahim Bey,
      Kasabamızdaki aslı olmayan bu söylentiyi köşe yazıma taşımak istememiştim. Bu sebeple de yazı içerisinde Baydı Hatun Türbesi ile ilgili kaynağımı da vermiştim ancak zannederim anlaşılamamış.

      İbrahim Bey,
      Tekkenin isminin tesadüfen Selçuklu kaynaklarından çekildiği ile ilgili kasabamızdaki söylenti doğru değil.

      Belli ki izah eden her kimse, kasabalıya yanlış izah etmiş.

      Türbenin ismi ve türbeye vakfedilen yerler Karamanoğlu vakıflarında geçmekte.
      Yani türbenin ismine Selçuklu vakıflarında değil Karamanoğlu vakıflarında rastlanmakta.
      (Karamanoğlu, Selçuklu’nun varisi kabul edildiği için Selçuklu denmiş olabilir.)

      Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk, çok güzel bir çalışma ile –Fatih Devrinde Karaman Eyaletleri Vakıfları Fihristi- Karamanoğlun’dan Osmanlı’ya geçen vakıfları derlemiş. Derlenen vakıflar, Fatih Sultan Mehmet döneminde kayıtlı olan vakıflar.
      Feridun hocanın çalışmasında Ihlara’daki türbe ve vakfı da yazıyor içinde.

      Kısacası ortada rastgele çekilmiş bir isim yok.

      Feridun hocanın eserindeki Aksaray vakıfları kısmında, 22. maddeden de görüldüğü üzere;

      Ihlara’da, Karamanoğlu dönemindeki adı Baydı Hatun Türbesi olan bir türbe mevcuttur.

      Ihlara’da da sadece 1 türbe olduğuna göre, belgelerde Baydı Hatun Türbesi olarak geçen yerin tekke (ebe-dede) diye bilinen yerin olması en makul olanı.

      Zannederim vaktiyle Ubeyde (Erkek), Baydı (Kadın) isimlerinin ayrı ayrı kültüre geçmiş olması sebebiyle, türbede bir kabir olsa da iki kişi izafe edilmiştir; ebe ve dede.

      Bir sonraki yazımda bu konuya da değineyim.
      Yanlış bilen çok kişi var, düzeltelim inşallah.
      Teşekkür ederim ilginiz için.

YORUM YAZ