Aksaray Haber - Aksaray Haberleri -
$ DOLAR → Alış: 8,28 / Satış: 8,31
€ EURO → Alış: 10,07 / Satış: 10,11

Aksaray ve Ashâb-ı Kehf-6

Ahmet KUŞSAN
Ahmet KUŞSAN - vet.med.kussan@gmail.com
  • 17 Nisan 2021 - 11:45

“Hz. Ebû Ubeyde (ra) – Baydı Hatun – Ebe-Dede”

Baydı Hatun Türbesi ile ilgili evvela Ihlara’daki iki söylentiyi dile getirmek istiyorum.

Ihlara’da yaygın olan bu söylentilerden ilkine göre; türbeye yakın dönemde verilen “Baydı Hatun” ismi, esasında rastgele verilmiş…

Diğer bir söylentiye göre de isim, bir Selçuklu kaynağından tesadüfen seçilerek verilmiş…

Yani kasaba içindeki her iki söylentiye göre de türbede Baydı Hatun’a ait bir kabir yok;

Hatta değil sadece türbede,

Ihlara’da herhangi bir yerde dahi “Baydı Hatun” isimli birine ait bir kabir yok.

Çünkü bu söylentilere göre “Baydı Hatun” ismi, biraz önce de söylediğim gibi rastgele belirlenmiş.

Bu konuya açıklık getirmek istiyorum. Bilhassa da kasaba halkından bu söylentiye inananlara, durumu izah etmek istiyorum:

Söylenti doğru değil!

Türbeye “Baydı Hatun” ismi yakın zamanda yazılmıştır; doğru!

Bu isim yazılmadan evvel, kasaba halkı tarafından türbede medfûn olanın ebe-dede olduğuna inanılırdı; bu da doğru!

Yani eskiden türbede 2 kişinin medfûn olduğuna inanılırdı.

Ve buna rağmen ben “Aksaray ve Ashâb-ı Kehf -5 Obruk – Ihlara – Baydı Hatun Türbesi” başlıklı bir önceki yazımda sadece dededen bahsetmiştim.

Çünkü türbede iki kişinin (ebe ve dededin) medfûn olduğuna inanılsa da içeride sadece bir kabir vardı.

Ve kabrin baş taşında da erkek serpuşu vardı.

Bu serpuşa eskiden takke geçirilir, sarık sarılırdı.

Ziyaretçiler tarafından örfî olarak ebe için bırakılan yazmalar, tülbentler ise dedenin ayaktaşına serilirdi.

Yani sanki başlı-ayaklı defnedilmişler gibi bir görüntü vardı

Hatta bazıları gerçekten de başlı-ayaklı defnedilmiş olduklarına inanırdı.

Kıbleye dönük olarak yapılan bu Müslüman kabrinde, başlı-ayaklı defin yapılmış olma ihtimalini anlamsız bulan kimileri de vaktiyle kabrin yanında başka bir kabir daha olduğunu, definecilerin o kabri parçaladığını söylerlerdi.

Bunların hepsini biliyorum.

Ama bunların hepsi söylenti…

Bir önceki yazımda sadece dedeyi aldım.

Çünkü türbedeki kabrin baş taşında bir erkek serpuşu var.

Bir önceki yazımda sadece dedeyi aldım.

Çünkü defineciler tarafından yok edildiği söylenen bir ikinci kabrin olduğu ile alakalı hiçbir tarihî bilgi yok.

Belki de ikinci kabir, ebe-dede söylentisi sebebiyle, eski bir kasabalı tarafından teberrüken yapılmıştır.

Bilemiyoruz!

Ancak konu ile ilgili yakın tarihimizde bildiğimiz; İbrahim Hakkı Konyalı’nın, 1974-75’te yazdığı Aksaray Tarihi adlı kitabında, Ihlara’dan ve Baydı Hatun Türbesi’nden bahsetmesidir.

Ve bu bahiste İ. H. Konyalı, türbede bulunan ikinci bir kabirden bahsetmediği gibi, medfûn olanın da adını Baydı Hatun olarak vermiştir.

Yani “Baydı Hatun” isminin mazisi, kasaba içerisindeki söylenti doğrultusunda yakın bir zaman ile alakalı değildir. Çünkü 46-47 sene önce zaten İ. H. Konyalı, “Baydı Hatun” isminden bahsetmiştir.

Ancak şunu da belirtmek gerekir ki “Baydı Hatun” isminin gerçek mazisi 550-600 yıl öncesine dayanmaktadır.

Bir önceki yazımda da belirttiğim üzere,

Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk hocanın hazırladığı eseri Fatih Devrinde Karaman Eyaleti Vakıfları Fihristi’nde “Baydı Hatun” ismi yazmakta!

Ancak ben şimdi, yazan kısmı da buraya almak istiyorum.

Fihrist’in Aksaray vakıfları kısmındaki 22. maddesi şöyledir:

“22 – Baydı Hatun Türbesi Vakfı Ihlara köyünde

İbrahim Bey’in mektubuyla mukarrer Sarnıç ve göl.

(Mz. Çat/Aksaray)”

Bahsi geçen İbrahim Bey, Karamanoğlu II. İbrahim Bey (ö.1464)’dir. Karamanoğlu İbrahim Bey, 1423 ile 1464 yılları arasında Karamanoğlu Devleti’ni yönetti.

Bu durumda, 1423-1464 arası bir tarihte İbrahim Bey tarafından yazdırılan, Baydı Hatun Türbesi ve Vakıflarından bahsedilen bir berattan anlıyoruz ki “Baydı Hatun” isimli birine ait türbe, Ihlara’da en az 557-598 yıldır bilinmekte!

Yuvarlayalım, 550-600 yıl önce yazılan bir berattan anlaşılıyor ki “Baydı Hatun” isimli biri Ihlara’da bir türbede medfûndur ve Ihlara’nın Çat mezrasında bu türbeye vakfedilmiş bir sarnıç ve göl vardır.

(Not: Görüyoruz ki Çat mezrasının da adı en az 550-600 yıldır Çat’tır.)

Beratta, Ihlara’da olan bir türbeden bahsedildiği için;

şu anda da Ihlara’da tekke diye bildiğimiz türbeden başka bir türbe olmadığı ve

eskilerden de Ihlara’da herhangi bir yerde bulunan ikinci bir türbe duymadığımız,

kaynaklarda da ikinci bir türbeyle karşılaşmadığımız için;

bahsi geçen Baydı Hatun Türbesi’nin ve kabrinin

tekke diye bildiğimiz yer ve içerisindeki kabir olduğu anlaşılmaktadır.

1974-75’te İ. H. Konyalı da zaten Baydı Hatun Türbesi olarak ebe-dedenin kabri diye bildiğimiz bu tekkeyi göstermektedir.

Görüldüğü üzere “Baydı Hatun” ismi, tarihî kaynaklardan rastgele/öylesine seçilmiş bir isim değildir.

Ihlara’da, “Baydı Hatun” isimli birine ait türbe olduğu en az 550-600 yıl öncesinden beri bilinmektedir.

Ancak şimdi gelin biz bu tarihi daha da öteye götürebilecek miyiz ona bakalım!

Ve türbede medfûn olduğu söylenen Baydı Hâtun kimdir ya da kim olabilir onu anlamaya çalışalım.

Evet biliyorum, iğneyle kuyu kazmaya çalışıyorum.

Bu zamana kadar hakkında fazla bilgi edinemediğimiz hatta hiç bilgi edinemediğimiz türbedeki bu zâtın kim olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Konuyu hem araştırmak zor hem de konuyla ilgili şimdilik kesin bir şey söylemek zor!

Ama ilmî veriler ışığında yorum da pekâlâ yapılabilir!

Bir önceki yazımda, Herevî’nin bahsettiği Obruk’un Ihlara olduğunu izah ettim ve sonra Herevî’nin Obruk’ta medfûn olduğunu söylediği sahabe ile konuyu değerlendirmeye çalıştım. Şimdi de bu minvalde değerlendirme yapacağım.

1147-48’de doğan ve 1215’te vefat eden Herevî, Obruk(Ihlara)’tan da bahsettiği eseri Kitâbü’l-İşârât’ı ne zaman yazmıştır bilemiyorum ancak eserin 12. yy’ı anlatan bir eser olduğu aşikârdır.

  1. yy’da Obruk(Ihlara)’ta Hz. Ömer’in oğlu Ebû Ubeyde’nin türbesi olduğuna, hatta Hz. Ömer’in sahabe ve tabiinden olan bazı ashabının da Obruk’ta bir mağarada medfûn olduğuna inanılmaktadır.

Hatırlarsınız serinin 4. yazısında bahsetmiştim; Obruk’taki Müslümanlar tarafından Hz. Ömer’in ashâbı olarak bilinen kişilerin bulundukları mağarayı Oya Pancaroğlu hoca, Anadolu’daki ilk Ashâb-ı Kehf mağarası olarak adlandırmaktaydı.

Serinin 5. yazısından da hatırlarsınız, 12. yy’da Obruk’taki Müslümanların bu mağarada Hz. Ömer’in ashâbı olarak bildikleri zâtları Obruk’taki Hristiyanlar ise kendilerinden kabul etmekteydi.

Kısacası Anadolu’daki ilk Ashâb-ı Kehf Mağarası’nda 12. yy’da da çürümemiş erkek naaşları vardı; bu merhumların Müslümanlar kendilerinden Hristiyanlar da kendilerinden olduklarına inanmaktaydı.

Yani görülüyor ki bölgedeki Ashâb-ı Kehf Kültü 12. yy’da unutulmuştu ve yerini Müslümanlarca Hz. Ömer’in ashâbı, Hristiyanlarca da azizler almıştı.

Çünkü o dönemde Selçuklularca Ashâb-ı Kehf’in yeri Afşin olarak benimsenmişti. Zannederim bu yüzden de Ihlara’daki Müslümanlar da zamanla mağaradaki merhumları Hz. Ömer ile irtibatlandırmışlardı. Bunu rahat yapmış olmalılar çünkü zaten Hz. Ömer ’in oğlu Ebû Ubeyde’nin türbesinin Ihlara’da olduğuna inanmaktaydılar. Bu yüzden de mağaradakileri de artık Hz. Ömer’in ashâbı olarak kabul etmişlerdi.

Hristiyanlar ise o dönemde Yedi Uyurları’nın kendi dinleri ve mezhepleri gereğince Efes/Ephesos (İzmir)’da olduğuna inanmaktaydılar.

Görüldüğü üzere Oya hocanın Herevî’nin Obruk dediği yerde olduğunu söylediği Anadolu’daki ilk Ashâb-ı Kehf Mağarası, 12. yy’da farklı yorumlanmıştır. Ancak buna rağmen bölgedeki Ashâb-ı Kehf Kültü bir şekilde günümüze kadar devam etmiştir. Oya hoca her ne kadar Herevî’nin Obruk dediği bu yerin Konya Kızören Obruğu olabileceğine ihtimal vermekteyse de Obruk denilen bu yerin aslında Ihlara olduğu açıktır.

Herevî’nin bahsettiği Obruk’un neresi olduğu bu zamana kadar zaten hep tartışmalıdır. Afşin diyenler de vardır, Konya Kızören Obruğu olduğunu söyleyenler de…

Ancak ben bugün Herevî’nin Obruk’unun Ihlara olduğunu söylüyorum ve bu bağlantıyı Herevî’nin anlattıklarıyla bilhassa da Ubeyde-Baydı benzerliğiyle kuruyorum.

Tabi başka verileri de kullanıyorum.

Mesela, el-Kurra’yı!

Anadolu’daki ilk Ashâb-ı Kehf mağarasını İbn Hurdazbih, Harsenan dağının burnunda bulunan el-Kurra’ya konumlandırırken; Yâkût el-Hamevî ise Tarsus’a 10-11 günlük bir mesafeye konumlandırmaktaydı.

Ancak her iki müellifin de ortak söylediği şey, bu yerin Amorium (Emirdağ/Afyon) ile Nicea (İznik/Bursa) yollarının kesişim noktasına konumlandırılmasıydı.

İşte bu konumlandırılmalar da Ihlara’yı işaret etmektedir.

Ihlara’nın Roma dönemindeki adı Xliara/Chlorus’tur. Bu ad Araplarca el-Kurra olarak yeniden adlandırılmış olmalıdır. el-Kurra, eski ada yani Chlorus’a fonetik olarak benzetilmiş görünmektedir.

Oya Hoca Herevî’nin bahsettiği Obruk’un Konya Kızören Obruğu olabileceğine ihtimal verse bile, el-Kurra’yı Niğde’nin 30 km kuzeybatısına konumlandırmaktadır ki bu konumlandırma da aslında Ihlara’yı işaret etmektedir.

 

Kısacası ayrı ayrı kaynaklarda Obruk ile el-Kurra diye bahsedilen yerler, Ihlara’dır. Ancak el-Kurra isimdir, Obruk ise coğrafik şekildir. Daha önce de vermiş olduğum bu bilgileri, konu bütünlüğü sebebiyle şimdi kısaca özetledim.

el-Kurra isminin, Chlorus olarak bilinen Ihlara’ya Araplarca Chlorus/el-Kurra fonetik benzerliğiyle verildiğini söyledim. Ancak Araplar için el-Kurra ismi esasında yabancı bir isim de değildir:

Suudî Arabistan’da, Teymâ ile Medine arasında birkaç köyün içerisinde bulunduğu vadiye Vâdi’l-Kurâ (Vâdi el-Kurâ) denilmektedir.

Hz. Salih Peygamber (as)’in kavmi olan Semûd kavmi, Vâdi’l-Kurâ denilen sarp kayalıklarla çevrili bölgede yaşamıştır.

Bu bölgeye Medâinüsâlih de denilmektedir.

Bölge volkanik arazi yapısında olup, Semûd kavmi bu bölgedeki dağlarda kayaları yontarak evler ve düzlüklerde de saraylar yapmışlardır.

Vâdi’l-Kurâ, Kur’ân-ı Kerîm’de Şuarâ Sûresi’nin 146-149. âyetlerde şöyle geçmektedir:

“Siz burada, bahçelerin, pınarların içinde; ekinlerin, meyveleri uç vermiş hurma ağaçlarının arasında güven içinde bırakılacağınızı ve dağlardan ustaca evler oyup yapmaya devam edebileceğinizi mi sanıyorsunuz?”

Şimdi kızıl kayalıklarla çevrili Vâdi’l-Kurâ’nın birkaç fotoğrafına bakalım…

Eğer benim yolum Vâdî’l-Kurâ’ya düşseydi, aklıma ilk kesinlikle Ihlara Vadisi gelirdi.

Araplar da demek ki Ihlara’da Vâdî’l-Kurâ’yı anımsamışlar ve Ihlara’ya, Ihlara’nın eski adının da Xliara/Chlorus olması sebebiyle el-Kurrâ (el-Kurâ) demişler.

Hem mânâ hem fonetik bir arada!

(el-Kurâ, Köyler; Vâdi’l-Kurâ da Köyler Vadisi demektir.)

İsim olarak el-Kurâ ve coğrafi şekil olarak Obruk diye bahsedilen iki yerin de Ihlara olduğu artık daha iyi anlaşılmıştır kanaatindeyim.

Bu durumda Obruk’ta medfûn olduğu söylenen Ebû Ubeyde’nin kabrinin, Baydı Hatun Türbesi olarak bilinen yerde yani kasaba halkının Ebe-Dede ve Tekke diye bildikleri yerde olduğu da artık daha iyi izah edilmiştir.

O hâlde “Baydı Hatun” ismi ile ilgili şunları söyleyebiliriz:

12.yy’da Obruk’ta yani Ihlara’da bir türbede medfûn olduğuna inanılan kişi; Hz. Ebû Ubeyde bin Ömer ibn-i Hattab’dır.

15.yy’da ise Ihlara’da, Karamanoğlu Devleti kayıtlarından Baydı Hatun Türbesi Vakfı karşımıza çıkmaktadır. Kısacası 15. yy’da Ihlara’da bir türbede medfûn olduğuna inanılan kişi; Baydı Hatun’dur.

Yani 300 yıl içerisinde yeni bir isim meydana çıkmıştır; Baydı Hatun.

Ancak bu isim nevi şahsına münhasır denilebilecek bir isimdir ve şu ana kadar başka hiçbir yerde “Baydı” isimli bir kadına rastlanılmamıştır.

Zaten bu isimle başka bir yerde karşılaşılmamış olması da şüphemi artırmakta ve ihtimal olarak verdiğim verileri anlamlı hâle getirmektedir.

Görüldüğü üzere 300 yıl içerisinde Ubeyde ismi Baydı’ya dönüşmüştür.

Hatta ben Ebe-Dede’nin de Ubeyde’den ebe-dedeye dönüştüğüne inanıyorum.

Şöyle ki;

Ihlara’da yerel ağızda bazı harfler uzatılmadan kelimeler söylenmektedir.

Mesela “sâde” ve “zâbıta” kelimelerindeki “â”ların uzatılmadan, “sade” ve “zabıta” olarak söylenmesi gibi…

Kelimelerdeki bazı harfler uzatılmadığı gibi, bazen de kelimelerdeki geniş ünlüler de dar ünlülere dönüştürülerek söylenmektedir.

Mesela Süleyman’a, Sülüman; Hidâyet’e Hüdüyat; Feride’ye Firide; Zübeyde’ye Zübede/Zübide/Zübüde denilmesi gibi.

Yani demem o ki Ebû Ubeyde ismi kanaatimce yerel halk dilinde önce Ebû Ubede/Übide/Übüde diye söylenmiş, daha sonra Ebû Ubede/Übide/Übüde de halk hikâyesiyle birlikte Ebe-Dede’ye dönüşmüştür.

Bir diğer kanaatime göre de türbede medfûn olduğuna inanılan sahabe efendimiz Hz. Ubeyde’ye Karamanoğlu’ndan önce Müslümanlarca Ubeyde Sultan denilmekteydi, tıpkı sahabe efendilerimizden Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye Eyüp Sultan denildiği gibi.

Ancak Hz. Ubeyde’ye verilen bu Sultan unvanı zamanla hükümdar ailesinden olan kadınlara verilen “Sultan” ünvanıyla karıştırıldı.

Ve Sultan, Hatun’a; Ubeyde de Baydı’ya dönüştü…

Ve Ubeyde Sultan Karamanoğulları’nda karşımıza artık Baydı Hatun olarak çıktı…

Kısacası türbedeki “ebe” inancı kültüre sonradan girmiştir.

Türbede zaten bir kabir vardır ve o kabir baş taşından da anlaşılacağı üzere erkek kabridir.

Ayrıca ilmi bir referans olmasa da kasaba halkından türbe ile ilgili rüya görenler ebeyi değil, daha çok dedeyi rüyada görmekteler. Bu durum, kabirde medfûn olanın kesinlikle erkek olduğunu göstermese de halkın bilincinde dedenin daha çok yer ettiğini bize göstermektedir.

İşte tüm bu sebeplerden dolayı bir önceki yazımda ebeden hiç bahsetmemiştim.

Ancak şimdi tüm detaylarıyla açıklamaya çalıştım.

Konuyu toparlamak gerekirse;

  • Ihlara’ya, Vâdi’l-Kurâ’ya coğrafik ve fonetik olarak benzetilerek Araplarca el-Kurâ denilmiştir;
  • Herevî’nin Obruk diye bahsettiği yerleşim yeri de Ihlara’dır;
  • Obruk’ta türbesi olduğu söylenen sahabe Ebû Ubeyde bin Ömer ibn-i Hattab’dır;
  • Karamanoğlu Dönemi’ne ait bir belgeden anlaşıldığına göre Ihlara’da Baydı Hatun isimli birine ait türbe ve vakıflar vardır.
  • Ubeyde ismi zamanla Baydı’ya ve Ebe-Dede’ye dönüşmüştür.

Ebû Ubeyde diye bilinen zâtın gerçekten de Hz. Ömer’in oğlu olup olmadığı ile ilgili yazacağım bir sonraki yazımda görüşmek üzere…

Selametle…

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ