Aksaray Haber - Aksaray Haberleri -
$ DOLAR → Alış: 7,84 / Satış: 7,87
€ EURO → Alış: 9,38 / Satış: 9,42

Hacı Ahmet Perek Amca’nın Anısına

Ahmet KUŞSAN
Ahmet KUŞSAN - vet.med.kussan@gmail.com
  • 21 Ekim 2020 - 11:45

Seni bizden cüdâ kıldı bu çark-ı bîvefâ şimdi
Duâlarla senâ olsun uzaktan merhabâ şimdi

                Çok üzgünüm…

Dili tatlı, sohbeti tatlı, nur yüzlü muhterem Ahmet Perek amcamız bu çark-i bîvefâdan, dâr-ı vefâya göç etmiş…

Allah rahmet eylesin.

Ailesinin ve sevenlerinin başı sağ olsun…

Dr. Mustafa Fırat Gül ile ortak yazdığımız eserimiz Medfûn Ecdâd’a Meftûn Ahfâd’da bahsettmek istediğimiz zâtlardan biri de Bedr-i Muhtâr Kabristânı’nda kabr-i şerîfi bulunan Buharalı Hacı Abdullah Efendi’ydi.  İşte Ahmet amca ile de Buharalı vesilesiyle tanışmıştım ve hoşsohbet dilinden Buharalı’yı dinlemiştim. Ahmet amcanın anısına Buharalı’yı size anlatayım…

Buharalı Hacı Abdullah Efendi

Buharalı Hacı Abdullah Efendi, Ahmet amcaların komşusudur; evi de Şeyh Hamîd Mahallesi’nde Leylâ Hâtun Camii’nin şimdiki şadırvanının bulunduğu yerdedir. Burası Ahmet amcalara çok yakın olması sebebi ile Buharalı, Ahmet amcalarla yakınlık kurmuştur. Onlarla sık sık görüşür, sohbet eder.

Buharalı’nın sohbeti öylesine tatlıdır ki Ahmet amca, birlikte yatsı namazını kılıp namazdan sonra sohbete başladıkları hâlde, sohbet devam ederken ezânı duyunca demin kıldıklarının akşam namazı, okunanın ise yatsı ezanı olduğunu zannedermiş. Hâlbuki okunan sabah ezanıdır.

Ahmet amcanın da sohbeti o kadar tatlıydı ki yaklaşık iki saatin nasıl geçtiğini ben de hiç anlamamıştım.

Emin olmamakla birlikte Buharalı’nın 1920’li yıllarda Aksaray’a gelmiş olduğunu söylemişti Ahmet amca. Belki de daha evvel diye de eklemişti. Ama hiç değilse Buharalı, Ahmet amca doğduğundan beri Aksaray’daydı.

Esasen Buhara’ya 90 km uzaklıktaki Fergâna’da doğan Buharalı, 6-7 yaşlarındayken, bir gün babası evden kaybolmuş. Annesine sormuş, o da bilmiyormuş kocasının nerede olduğunu… Sonra 6-7 yaşlarında çocuk aramış, aramış ve babasını evlerinin yakınlarında bir mecliste, mahallelerindeki ileri gelenlerle oturup ağlarken bulmuş. Ne olduğunu sorduğunda ise babasından “Sorma evladım! Buralar Rus işgalinde kalacak, işte o zaman bizim halimiz ne olacak?” cevabını almış. İşte babasının bu halini görünce ona bir azim gelmiş ve hafızlığa başlamış.

Evvela Fergâna’da, Fergâna’dan sonra da 10-12 yaşlarındayken Buhara’da dersler almış. 1-2 sene sonra birkaç arkadaşı ile birlikte Hindistan’a, medreselerin ve âlimlerin çok olduğu bir şehre gitmiş. İşte bu sıralarda da Buhara taraflarında Rus işgali olmuş. Bu sebeple geri dönüp de gidememiş Buharalı kendi topraklarına.

Hindistan’dan sonra Şam’a geçmişler, Şam’da da tahsil görmüşler. Sonra Mısır’a gidip Camiu’l-Ezher de de tahsil görmüşler. Ve bir gün Hac vazifemizi yapalım diyerek Hicaz’a gitmişler. Mekke’den sonra Medine’ye geçmişler. Onlar Medine’deyken Yemen’den çekilip gelen Türk askerleriyle birlikte Anadolu’ya gelmişler.

Buharalı evvela Malatya’da kalmış, sonra da Aksaray’a gelmiş.

Bir müddet Aksaray’da kalmış ama “Sen kimsin? Kimin nesisin?” diyerek 2 jandarma ile Buharalı’yı Çorum’a götürmüşler. Oradakiler de “İyi de buraya neden geldin?” diyerek onu tekrar Aksaray’a göndermişler.

O Aksaray’a yerleşince etrafında âlimler toplanmış, Aksaray’ın âlimleri onu çok sevmişler. Ancak çok da rahatsız etmişler. Kimse halini hatırını sormuyor, derdi var mı yok mu bakmıyor ama gece-gündüz yanından da kimse ayrılmıyormuş. Halis niyetle gelenler olduğu gibi bozuk niyetle gelenler de varmış tabi.

Bunun üzerine Ahmet amca demişti ki; “Bu sebeple o gelen âlimleri eledi. Amcamın bahçesinde bir dut ağacı kesilmişti, onu almış kendine bir saz yapmış, iki de tel takmış. Saz çalmayı da bilmezdi ya iki tıngırdattı, sazını da evinin duvarına astı. İşte böyle yapınca gelen o âlimler gelmez oldu.”

                Bir dönem de kalenderler, garipler gelmeye başlamış yemek yemek, barınmak için. Ama bakmışlar ki Buharalı da onlar kadar kalender, sonra onlar da gelmeyi bırakmış.

Bir dönem ise kadınlar muska yazdırmak, dua almak için rahatsız etmişler. Ama o, onları da göndermeyi başarmış. Hatta bir gün kızının geçimi için muska yazdırmaya gelen bir kadın “Ne yap ne et ille de bir muska yaz Hacı Efendi” deyince kadına; “Sen bu kızın neyi olursun? Annesi! Bir annenin evladına duası bir Peygamberin ümmetine duası gibidir. Yani senin ettiğin dua tesir etmediyse, senin duandan başka bir şey nasıl tesir eder?” diyerek kadına duayı kızın annesi olarak kendisinin etmesi gerektiğini telkin etmiş.

                Buharalı Ahmet amcayı çok severmiş, ona çok nasihatlerde bulunurmuş. Ahmet amcayı çok severmiş çünkü Ahmet amca yaşı küçük olmasına rağmen onun âdeta kolu kanadı olmuş, çok hizmetine koşmuş.

Ahmet amca askere gittiğinde ise Buharalı çok duygulanmış ve bir zaman sonra da Ahmet amcaya bir mektup göndermiş. Mektubu alınca Ahmet amca çok sevinmiştim. Buharalı mektubunda şu beyitleri yazmış;

Seni benden cüdâ kıldı bu çark-ı bîvefâ şimdi

Duâlarla senâ olsun uzaktan merhabâ şimdi

Buharalı mektupta daha neler yazmıştı, şiirin devamı var mıydı yoksa tek beyit miydi bilemiyorum. Ama Ahmet amca bu tek beyiti bile okuduğunda ikimizin de gözlerinden yaşlar süzülmüştü. Burada bir müddet duraklayan Ahmet amca da ben de zannediyorum Buhara’nın yalnızlığını düşünüyorduk.

                Buharalı, Ahmet amcanın babası Hüsnü Perek’i (Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun) de çok severmiş. Hüsnü Perek amca bir zaman İstanbul’a gitmiş, bir hafta on gün gelmemiş. Geldiğinde ilk Buharalı’yı görmüş, görmüş ya mübareğin açlıktan beti benzi atmış. Hüsnü Perek amca onu bu hâlde görünce hemen evine gitmiş, bakmış ki evde taze ekmek yapılıyor. Hemen Buharalı’ya taze ekmek, biraz peynir ve kavun göndermiş. On günlük açlıktan sonra karnını doyuran Burharalı, ertesi gün Hüsnü Perek amcanın karşısına çıkmış ve demiş ki;

“Hacı Efendi, on gündür açtım. Ağzıma bir lokma bir şey koymadım. Gönderdiklerini yedim. Her lokmasında da sana dua ettim. Ama gece karnım ağrıdı, sabaha kadar da sana sövdüm “

                Ahmet amcanın söylediğine göre Hüsnü amca çok öfkeli biriymiş ama kemâl sahibiymiş de. Öfkesine rağmen kemâli ile Buharalı’nın bu sözüne karşı demiş ki;

“Şeyh Efendi, ya siz duayı fazladan etmişsiniz, sövdüğünüz bize yeterdi.”

Ahmet amcanın burada da uzaklara dalan gözü buğulanmıştı. Babasındaki olgunluğu düşünüyordu muhakkak. Yıllarca Buharalı’ya yardım etmişti. Ancak bu yardımını asla başa kakmamıştı. Çünkü o da Buharalı’yı hakikatiyle bilenlerdendi. Böyle bir zâta yakın olduğu için kendini bahtiyar sayanlardandı. Çünkü sevgilinin kahrı da hoştu, lütfu da hoştu.

Tabi sonra Ahmet amca Buharalı’ya sormuş “Efendim, niye sövdüğünüzü söylediniz?” diye. O da demiş ki; “Ya hakkı üstümde kalmasın. O öfkeli bir adam, bana bir tokat atar da hiç olmazsa helalleşiriz onunla. Zira bana çok yardım etti.”

                Buharalı’daki şu ince düşünceye bakın…

Belki de hiç sövmedi ama sövdüm dedi. Çünkü on günlük açlığını gideren, Aksaray’da olduğundan beri ona yardım eden Hüsnü amcaya kendini borçlu hissediyordu ve borcunu ödeyemeyeceği için de helalleşmek için ondan bir tokat yemeyi arzu ediyordu.

Buharalı herkesin verdiğini asla yemezmiş. Ahmet amca çok kez görmüş yanında yemek durduğu halde kuru ekmeği suya banıp yediğini.

“Niye böyle yapıyorsunuz?” diye sorduğunda ise “Bu yemekler gaflet ile pişmiş, nasıl yiyeyim?” dermiş.

Buharalı’nın kedileri de varmış. Ahmet amca kedilerinin dahi et yemediğini görmüş. Böyle anlarda da Buharalı dermiş ki; “Bak, gaflet ile pişeni kedi bile yemiyor.”

Bir zaman ise Aksaray’a İbrahim Efendi dedikleri bir adam gelmiş. Yusuf Hakîkî Baba hazretlerinin oradan yani Buharalı’ya ve Ahmet amcalara yakın bir yerden ev almış. O evde ağlaya ağlaya halka sohbet etmiş. Bir zaman sonra kalabalık artmış tabi, Buharalı da gitmiş onun onun sohbetine.

Adam bir gün demiş ki; “Hazret-i Muhammed’in hükmü geçti. Bahâullah geldi. Dinde reform meydana getirdi.” O bunları söyleyince Buharalı adamın üstüne atlamış ve adamın gırtlağına yapışmış. Demiş ki; “Ben Hindistan’dayken sizin adamınızın kitaplarını okudum. Siz fesat için gönderilmiş, dini bozmaya çalışan Bahâîlerdensiniz. Siz Müslüman değilsiniz. Adalet olsun hadi sen de benim gırtlağımı tut, hakkın kalmasın bende, böyle gidelim Hakk’ın huzuruna, bakalım kimin dediği doğru?”

                Kalabalık onları ayırmış, ayırmışlar ancak o kadar insan Buharalı’yı suçlamışlar. Sen onu kıskandın demişler. Ama kısa bir zaman sonra o adamın evine baskın yapılınca, evinde yabancı dillerde gizli mektuplara ulaşılmış ve adam da Bahaî olduğunu itiraf etmiş, uzaklaştırılmış. Yani Buharalı Allah’ın izniyle Aksaray’ı Bahâî belasından kurtarmış.

Ahmet amca “Buharalı’yı ne kadar anlatsam az gelir” diyordu. Hatta onu anlatmak da istemiş ama Buharalı müsâde etmemiş. Demiş ki;

“Biz hiç olarak geldik, hiç olduk ve hiç olarak da gidiyoruz. Bizim yorganımızı kaldırma!”

Ahmet amca Buharalı’nın çok şey bildiğini, büyük bir âlim olduğunu ve gaybî ilimler de dâhil birçok ilimden haberdar olduğunu söylemişti. Hatta Buharalı bir başka ilme de talip olmuş ancak bu talebi üzerine rüya görmüş. Rüyasında, başının üstüne bir iple Ekecik Dağı’nı bir tarafa, bir iple de Hasan Dağı’nı diğer tarafa asmışlar ve Buharalı’ya demişler ki; “Şu kadarcık şeyde zorlandın, daha başka sır mı verilecek sana?”

                Akıl alacak gibi değil, Allahu Zü’l-Celâl’in ilmi okyanus kadarsa insanların bildiği ilim bir damla nisbetinde bile değildir. Hızır (as) ile Mûsâ (as) gemidelerken bir serçe denizden bir damla su içince Hızır (as) da Mûsâ (as)’a, “Serçenin aldığı su denize nisbetle nasıl hiçse, senin benim ve tüm insanların ilmi Allahu Zü’l-Celâl’in ilim denizi yanında hiçtir” demişti.

Demek istediğim Buharalı’ya öyle bir ilim verilmiş ki yükü Ekecik ve Hasan dağlarının ağırlığı kadardır. Ancak Allah’ın ilmi Buharalı’nın ilminin ağırlığı için “Şu kadarcık şeyde zorlandın” denilecek kadar geniştir. Allah ilmiyle âmil âlimlerden eylesin ilim isteyen herkesi…

Buharalı kendinden sonra halife bırakmamış. Bu sebeple Ahmet amcalar da ona “Bildiğini neden anlatmadın kimseye?” dediklerinde demiş ki;

“Ben anlatmak istedim ancak dinleyecek kulak bulamadım.”

Bunun üzerine Ahmet amca “Buharalı’yı kimse anlayamadı, biz de anlayamadık. Allah şefaatlerine nail eylesin bizleri” diyerek sohbetini bitirmişti.

Allah Buharalı Hacı Abdullah Efendi hazretlerinden, Hacı Hüsnü Perek amcadan ve Hacı Ahmet Perek amcadan razı olsun, onlara ve ailelerine rahmetiyle muamele eylesin, mekânlarını cennet, makâmlarını âlî, sırlarını yüce eylesin.

Keşke Ahmet amcanın sohbetinde daha çok bulunma şansım olsaydı.

Ancak araya uzaklar girdi.

Yazımı Buharalı’nın Ahmet amca askerdeyken ona yazdığı beyte yaptığım nazire ile bitirmek istiyorum. Buharalı’nın Ahmet amcaya duyduğu muhabbetle yazdım şiirimi:

 

Seni bizden cüdâ kıldı bu çark-ı bîvefâ şimdi
Duâlarla senâ olsun uzaktan merhabâ şimdi

Bu çark-ı gaddâr-ı elim değildir gayrı bil selim
Gözüm ağlar susar dilim yüreğim pürcefâ şimdi

Sen var iken şendi şehir, varlığın şehre panzehir
Su akar çağlardı nehir, saray bak kasaba şimdi

Sen bize rehber-i hakktın sen ki ziyâ-i âfaktın
Yokluğunla yürek yaktın nerden bulsak şifâ şimdi

Elest bezmindeki ahde sâdıktın sahiptin cehde
Bağlıydın takvâ ve zühde nerdesin acaba şimdi

Sen bağ-ı me’vâ içinde nimet-i hevâ içinde
Sen dâr-ı vefâ içinde saîd-i pürsefâ şimdi

Sevenin çok sevmeyen yok seni öven diller çok çok
Güzel ahlakında yok yok övünsün akraba şimdi

Azîzî hubbunla coştu seninle dü sâat hoştu
Şu arzdan semâya uçtu es-Salât kaç defa şimdi

Ahmed-i karîn-i el-Hâc Abdullâh el-Buhârî’dir
Tarih-i pervâz-ı ukbâ kelâm-ı müctebâ şimdi

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

YORUM YAZ